İlk
defa Londra’ya gelen bir adam,sabah otelinden çıkarak şehri dolaşmaya karar
verdi.henüz yola çıkmıştı ki,etrafı kalın bir sis tabakası ile çevrildi.
-birazdan
geçer sanırım,diyerek yoluna devam ettiyse de,sis kalkmak şöyle dursun daha da
yoğunlaşıyordu.
Bir
süre sonra etrafı beyaz bir karanlık tarafından iyice kaplandı. Geri dönmeye
karar verdiğinde burnunun ucunu göremez haldeydi.
Büyük Veli İbrahim Gülşenî, bir kabre uğradığında, kabirdeki kişinin azap içinde olduğunu keşfen görmüştü. Aradan bir müddet geçtikten sonra, tekrar o kabrin yanından geçti. Kabre tekrar baktığında azabın kaldırılmış olduğuna tanık oldu. Bunun nasıl gerçekleştiğine hayret etti. O sırada kendisine bir sesleniş geldi. Deniyordu ki: – Bu kabirde yatan kimsenin küçük bir çocuğu vardı. Annesi o çocuğu okumaya gönderdi. Çocuk Allah ismini söylemeyi öğrenince, söylediği Allah ismi hürmetine babasının azabı kaldırıldı...
Ölüm döşeğinde vefatını bekleyen yaşlı bir adamın Allah hakkındaki düşünceleri ve ilginç bir dönüş hikayesi..Yaşlı adam, son demlerini yaşıyordu. İhtiyarlık derdine, bir de ağır hastalık eklenmişti. Kendisiyle ilgilenen kişiler, ona iyi olduğunu söylüyorlardı ama, ciğerleri parça parça dağılıyordu sanki, her öksürüşte.
Esasında hastalığından fazla, günahları üzüyordu yaşlı adamı. Özellikle gençliğinde pek çok hata yapmıştı. Bu yüzden de evlatları hayırsız çıkmış, her biri bir köşeye dağılmıştı. Eşi, beş yıl kadar önce vefat edince, büyük oğlu yurt dışına yerleşmiş, oraya gidince de, her şeyi unutmuştu. Kızı da bir serseriye kaçmıştı habersizce. Küçük oğlu, nispeten hayırlıydı. Arada bir kendisini ziyaret eder, yatağının baş ucuna birkaç kuruş koyardı. Hatta onu hastaneye bile kaldırmış, bazı masraflarını üstlenmişti.
İhtiyarın yalnızlığı, hepsinden kötü idi. Kendisinden ümit kesen doktorlar, sonunda onu evine göndermişlerdi. Durumu artık çok daha kötüydü. Birkaç seans kemoterapi tedavisi, vücudunun her yerini fosur fosur kabartmış, ayakta bile duramaz hale gelmişti. En çok ihtiyaç duyduğu zamanda, küçük oğlu da uğramaz olmuştu her nedense. Çok şükür ki komşuları vefalı insanlardı. Evlerinde ne pişse, ona da bir parça getirirlerdi.
Yaşlı adamın hemen baş ucunda, eski bir telefon bulunuyordu, çalmasını boşuna beklediği. Borcundan ötürü çoktan kesilmiş, üstü tozla kaplanarak rengini kaybetmişti. Gerçi çalışsa bile, arayan çıkmazdı ya!. O kadar özlemişti ki onun sesini. Bir zamanlar hâlini soran dostlarını.
Dayanılmaz ağrılarla kıvrandığı bir gece, telefona uzanarak ahizeyi kaldırdı. Belki gurbet ellerdeki oğlunun, belki de kızının sesi gelirdi derinlerden. Belki de eşinin yumuşak sesini duyardı, çok uzaklardan.
Ahizeyi bir süre öyle tuttu. Çıt bile çıkmıyordu. Tam yerine koymak üzere iken, telefondan biri seslendi ona:
— Günahların için tövbe ettin mi?
— Evet!. diye atıldı yaşlı adam, gelen sesin sahibini merak bile etmeden. Yıllar buyu af diledim Allah'tan. Günahlarım, çok fazla olmasına rağmen.
— Doğru!. diye cevap geldi, antika telefondan. Günahların, başındaki saçlar kadardır. İnşallah affedilir!.
Yaşlı adam, ağlamaya başladı. Gençliğinde pek umursamadığı, günün birinde affedilir zannettiği, belki de bu yüzden devam ettiği günahları, daha sonra binlerce kez tövbe etmesine rağmen demek ki silinmemiş, sırtında bir yük olarak bırakılmıştı. Yattığı yerden doğrulup pencereye bakınca, cama yansıyan görüntüsünü fark etti. Saçları bembeyaz, ama çok gürdü. Rahmetli babası, hatta dedesi gibi.
Gözyaşları bir ara kesilince, yorgun vücudunu tekrar yatağa attı. Telefonu yerine koymaktansa, yastığının altına sıkıştırdı. Şimdi artık bir arkadaşı vardı. Hayalî olsa bile, belki başka bir şeyler de söylerdi ona, yüzünü güldürecek, ruhuna bayram yaptıracak sözler.
Aradan on gün geçti. Fakat ihtiyar adam, her an biraz daha artan acılarına değil, günahları için göz yaşı döküp ağlamayı, Allah'tan ümit kesmeyip tövbe etmeyi; telefondaki ses de, aynı sözleri tekrarlamayı sürdürdü. — Günahların, başındaki saçlar kadardır!. İnşallah affedilir!.
On birinci gününde, yaşlı adam öleceğini anlamıştı. O geceki rüyası, daha önce gördüklerinden çok farklıydı. Rüyasında tamamen iyileşmiş, âdeta bir kuş gibi hafiflemiş, kendisini çağıran eşine koşmuştu. Daha sonra onunla birlikte uçmuştu, yamaçlarından şelaleler akan bir dağa doğru.
Küçüklüğünden beri, "Allah Kerim!." diye tekrar ederdi. Kerim Rabbi, belki onu da affederdi.
Duvarlara tutunarak lavaboya yanaştı. Üstündeki aynaya baktığında, nefesi bir anda kesilir gibi oldu. Nurlu yüzü iyice aydınlanmış, bütün vücudu titremeye başlamıştı. Tekrar tekrar baktı görüntüsüne. Arada bir elleriyle başını sıvazlarken. Evet, evet!. Gördüğü şey hayâl değildi.
Belki de ilaçların tesiriyle, başındaki saçlar tamamen dökülmüştü.
Bu sefer de sevinçten ağlıyordu ihtiyar. Yatağına doğru son kez adım atarken, telefondan yine aynı ses geldi:
— Günahların, başındaki saçlar kadardır!. Ve şunu sakın unutma ki, Allah Kerimdir!.
Evliliğinin bittiğini düşünenlere, yeni evlenenlere ve bekarlara…
Kocam bir mühendisti. Onunla sâkin tabiatını sevdiğim için evlenmiştim. Bu sâkin adamın göğsüne başımı koymak içimi nasıl da ısıtırdı…
Gel gör ki iki yıl nişanlılık ve beş yıl evlilikten sonra bu sâkinlik beni yormaya başlamıştı. Eşimin -birzamanlar çok sevdiğim- bu özelliği artık beni huzursuz ediyordu.
İş ilişkiye gelince oldukça içli, hattâ aşırı hassas bir kadınım. Romantik anlara, küçük bir çocuğun şekere düşkünlüğü gibi can atıyorum. Oysa kocamın sakinliği, başka bir deyişle vurdum duymazlığı, evliliğimize romantizm katmaması beni aşktan almış, uzaklaştırmıştı.
Sonunda kararımı ona da açıkladım: boşanmak istiyordum.
Şaşkınlıktan gözleri açılarak ‘niye?’ diye sordu.
‘Gerçekten belli bir sebebi yok’ dedim, ’sadece yoruldum.’
Bütün gece ağzını bıçak açmadı. Düşünüyordu. Bu hâli ise hayal kırıklığımı daha da artırmaktan başka bir işe yaramıyordu: işte, sıkıntısını dışarı vurmaktan bile aciz bir adamla evliydim. Ondan ne bekleyebilirdim ki!
Sonunda sordu: ’seni caydırmak için ne yapabilirim?’
Demek ki söyledikleri doğruydu: insanların mizacı asla değiştirilemiyordu. Son inanç kırıntılarım da kaybolmuştu.’İşte mesele tam da bu’ dedim. ‘Sorunun cevabını kendin bulup kalbimi ikna edebilirsen kararımdan vazgeçebilirim.’
‘Diyelim dağın tepesinde bir uçurum kenarında bir çiçek var. O çiçeği benim için koparmak, düşüp vücudunun bütün kemiklerinin kırılmasına, hattâ ölümüne mâl’olacak. Bunu benim için yapar mısın?’
Yüzümü dikkatle inceledi ve ‘Sana bunun cevabını yarın vereceğim’ dedi.
Bu cevapla son ümidim de yok olmuştu.
Ertesi sabah uyandığımda evde yoktu. Boş bir süt şişesini mutfak masasının üzerine koymuş, altına da bir not bırakmıştı.
‘Sevgilim’ diye başlıyordu,
‘O çiçeği senin için koparmazdım’
Kalbim yine kırılmıştı. Okumaya devam ettim.
‘Çünkü her zaman yaptığın gibi bilgisayarın altını üstüne getirip çökerttikten sonra monitörün önünde ağladığında, onu tekrar düzeltebilmem için ellerime ihtiyacım var.’
‘Anahtarları her zaman evde unuttuğunu bildiğimden, senden önce eve varabilmem üzere koşmam gerektiğinden bacaklarıma ihtiyacım var.’
‘Arabayı kullanmayı çok sevdiğin halde şehirde hep yolu kaybettiğinden, yolu gösterebilmem için gözlerime ihtiyacım var.’
‘Evde oturmayı sevdiğinden, içe kapanıklığını dağıtmak, can sıkıntını hafifletmek üzere sana şakalar yapabilmem, hikâyeler anlatabilmem için ağzıma ihtiyacım var.’
‘Sabahtan akşama kadar bilgisayara bakmaktan gözlerinin bozulması kaçınılmaz olduğundan, yaşlandığımızda tırnaklarını kesebilmem, saçlarında -görülmesini istemediğin- beyaz telleri ayıklayabilmem, merdivenlerden aşağı inerken elini tutabilmem, çiçeklerin renginin – gençliğinde senin yüzünün rengi gibi olduğunu söyleyebilmem için gözlerime ihtiyacım var.’
‘Ama seni benden daha fazla seven biri varsa, evet o uçuruma gidip, o çiçeği senin için koparırım bir tanem.’
Baktım, mektuptaki yazının mürekkepleri yer yer dağılıyordu.
Göz yaşlarım mektuba düşüyordu. ‘Mektubu okuduysan ve kalbin ikna olduysa lüften kapıyı aç canım. Çok sevdiğin susamlı ekmek ve taze sütle kapıda bekliyorum.’
Koşarak kapıyı açtım. Endişeli bir yüzle ve ellerinde sıkıca tuttuğu susamlı ekmek ve sütle kapının önündeydi.
Artık çok iyi biliyordum: beni ondan daha çok kimse sevemezdi. O çiçeği uçurumun kenarında bırakmaya karar verdim.
Bu gerçek aşktı.
İlk yıllardaki heyecanlar içinde görmeye alıştığımız aşkın, seneler sonra o heyecanlar kaybolup gittiğinde, huzur ve durgunluk içinde de hep var olmaya devam ettiğini göremeyebiliyoruz.
Oysa aşk hep vardır. Belki artık heyecansız, belki artık romantik değil… Belki sıkıcı, tekdüze, hatta belki yüzsüz… Ama hep oralarda bir yerdedir.
Çiçekler ve romantik dakikalar ilişkinin başlaması için elbette gereklidir. Bir zaman sonra bunlar gitse de gerçek aşkın sütunu ebedi kalır.
Evliyanın büyüklerinden Habib-i Acemî zamanında Horasanlı bir kimse, Basra'da yerleşmek için Horasan'daki evini 10.000 dirheme satıp, hanımı ile beraber Basra'ya geldi. Hacca gidecekti. Basra'da, "Bu 10.000 dirhemi kime emanet edebilirim?" diye sordu. Habib-i Acemî hazretlerini gösterdiler. Horasanlı zat Habib-i Acemî'ye geldi ve şöyle dedi: "Ben hanımımla beraber hacca gidiyorum. Bu 10.000 dirhem ile burada (Basra'da) bir ev almak istiyorum. Münasip bir ev bulursanız, bu para ile alırsınız." Horasanlı böyle dedikten sonra hanımı ile beraber Mekke'ye doğru yoluna devam etti. Bu sırada Basra'da kıtlık meydana geldi. Habib-i Acemî dostlarıyla istişare edip, bu parayla gıda maddesi almaya ve muhtaçlara dağıtmaya karar verdi. Bazıları,
"O kimse bu parayı, kendisine bir ev satın almanız için bırakmıştı" dediler. Hazret, "Bu parayla aldığım gıda maddelerini tasadduk ederim, sonra o kimse için aziz ve celil olan Rabbim'den, cennette bir köşk satın alırım. Eğer Horasanlı bu duruma razı olursa ne ala, yok razı olmazsa paralarını geri veririm" dedi ve paraları muhtaç olanlara yiyecek temin etmekte kullandı. Nihayet Horasanlı hacdan dönüp Habib-i Acemî'ye geldi. "Ben geldim. Size verdiğim para ile ev almışsanız onu istiyorum. Yok, almamışsanız bana paraları iade edin, ben kendim alayım" dedi. Habib-i Acemî hazretleri, "Sana öyle bir köşk satın aldım ki bahçesinde ağaçlar, meyveler, nehirler bulunmaktadır" dedi. Horasanlı hacı hanımının yanına döndü, ona, "Habib-i Acemî bizim için, sultanlara mahsus azamette ve güzellikte bir ev satın almış" dedi. İki üç gün sonra Habib-i Acemî'nin yanına gelip, evi sordu. Habib-i Acemî hazretleri Horasanlı'ya, Basralılar'ın çektikleri yiyecek sıkıntılarını, insanlara hizmet etmenin faydalarını, buna mukabil cennet nimetlerinin güzelliklerini münasip bir lisanla anlattı ve sonra, "Senin için Rabbim'den, cennette bir köşk aldım ki sofaları, nehirleri fevkalâdedir" dedi. Horasanlı bunları dinledikten sonra tekrar hanımının yanına döndü. Olanları anlattı. Her ikisi de bu duruma çok sevindiler. Adam, Habib'in yanına gelip, "Bizim için satın aldığını kabul ettik. Lakin bize bunun senedini de yazsanız" dedi. Habib-i Acemî, "Peki" deyip bir kâtip çağırdı. Ona şöyle yazdırdı: "Bismillâhirrahmânirrahîm. Bu, Ebû Muhammed Habib-i Acemî'nin, aziz ve celil olan Rabb'inden, şu Horasanlı için satın aldığı cennet evinin senedidir. Habib-i Acemî, bu kimse için Rabb'inden 10.000 dirheme cennette bir ev satın aldı. Alınan evin köşkleri, nehirleri, ağaçları, sofaları ve daha nice güzel sıfatları vardır. Allah Teâlâ bu güzel evi bu Horasanlı'ya verecek, böylece Habib'i 10.000 dirhem borçtan kurtaracaktır." Horasanlı bu yazıyı alıp hanımının yanına döndü. Bundan sonra kırk gün daha yaşadı. Nihayet vefat ânı geldi. Hanımına, "Beni yıkayıp kefenleyenlere bu yazıyı ver, kefenime koysunlar" diye vasiyet etti. Adam vefat edince vasiyeti yerine getirildi ve defnedildi. Sonra bu kimsenin kabrinin üstünde bir kâğıt buldular. Kâğıtta şöyle yazılıydı: "Ebû Muhammed Habib-i Acemî'nin, Allah Teâlâ'dan Horasanlı filan için 10.000 dirheme satın aldığı köşkün beratıdır. Şüphesiz Allah Teâlâ, Horasanlı'ya Habib'in arzu ettiği köşkü verdi ve Habib'i 10.000 dirhem borçtan kurtardı." Habib-i Acemî mektubu aldı. Onu okudu, öptü, ağladı ve dostlarının yanına giderek, "Bu Rabbim'den bana berattır" dedi.