HAYAT KIRKINDA BAŞLAR

2014-01-14 08:07:00
HAYAT KIRKINDA BAŞLAR |  görsel 1

HAYAT KIRKINDA BAŞLAR Okumuş öğretim görmüş, bilgili ve kültürlü, iş sahibi biriydi. Şehrin en işlek caddesinde kırk katlı, her katında kırk dairesi bulunan bir iş hanı sahibiydi. İşinin yanı sıra tirajı yüksek meşhur bir gazeteye günlük yazı yazıyordu. Hizmet aşkı vardı adamda… —Hayat kırkında başlar, diyordu genç adam. İş yerinde çalışma azmini güçlü kılan meşhur parolası buydu. Kırk yaşında meşhur olan insanlara; hatta daha da ötesi kırkında devletin zirvesine oturan Türk ve dünya liderlerine hayrandı. Kırk yaşında peygamberlik mührü verilen Efendiler Efendisine (s.a.v) olan sevgisi, muhabbeti hat safhada idi. Her kırk yaşına basan kim varsa araştırır, bulur ve onu tebrik eder; hediye verirdi. Kırk onun uğurlu rakamıydı. İsminin ebced hesabıyla sayı değeri kırk yapıyordu. Babasını kaybettiğinde kırkın ona bölümü olan dört yaşındaydı ve babası öldüğünde kırk yaşında ölmüştü. Şimdi kırk yaşında dul kalan anneciği kırkın iki katı seksen yaşına yaklaşıyordu. Kırk yaşından sonra mutlu olacağını düşünüyor bu yüzden evlenmiyordu. Kırk yaşına gelince kırk yaşında bir kadınla, kırk daireli köşkte, kırk kişinin şahit olduğu ve kırk yaşında bir evlendirme memurunun huzurunda, kırk gün kırk geceli, tıpkı masallarda olduğu gibi bir düğün yapacaktı. Anlayacağınız genç adamın hayatının her safhasına kırk rakamı, kırk ve kırkın bölenleri ile katları yer etmiştir. Asıl şöhretini yazı yazdığı gazeteyle anlaşarak çıkardığı “Hayat kırkında başlar” isimli kitapla sağladı. Her gün gazeteler yazdığı eserinden ötürü ondan övgüyle bahsediyordu. Yine böyle bir gündü. Hava ter-ü taze, gökyüzü lekesiz dupduru bir günde, ben yine her zaman ki gi... Devamı

Zaman Kalleşlik Zamanı

2013-12-21 01:57:00
Zaman Kalleşlik Zamanı |  görsel 1

Zaman Kalleşlik Zamanı Hallacı Mansur tasavvuf erbabının büyük velilerinden biridir. O idam edilmeden önce halk taş atmaya başlar. Atılan taşlara hiç ses çıkarmayan, hatta tebessümle karşılayan Mansur’a bir dostu, gül atıverir. Hallacı Mansur o anda inlemeye başlar. Sebebi sorulduğunda insanlığa rehber olacak düstur mahiyetinde o meşhur sözünü sarf eder ve der ki: "Taş atanlar beni tanımaz. Halden anlayanların bir gülü beni incitti." Zaman kardeşlik zamanı deyip kalleşlik yapanların kulakları çınlasın. “Bana hatalarımı gösteren adamdan Allah razı olsun", diyor Hz. Ömer(r.a). Bediüzzaman hazretleri de “Benim boynumda veya koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese veya gösterse; ondan darılmak değil, belki memnun olmak lâzım gelir” der. İnsanlara hatalarını söylerken bile Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin gibi söylemek varken bizler kendi boynumuzun eğrisini görmeyip başkasına boynun eğri demeyi ne kadar arımıza yedirebiliyoruz? Bugünlerde yaşanan hadiselere sağduyulu bakmanın yanında yüce kitabımız Kuran’ın tabiriyle “Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın.(Hucurat:6)” ayetinin haklılığına ne kadar muhtacız bir idrak edebilsek. Gündeme “Durun beni dinleyin” mantığıyla bomba gibi düşüp peşin sıra “menfaatim için sadece ben gündem oluşturayım” mantıksızlığıyla hareket edersek yaptığımız zararın altından emin olun kalkamayız. Son pişmanlık zaten fayda etmez ve etmiyor da. Bu aralar Hz. Mevlana’nın penceresinden dünyaya bakmanın tam zamanı. Konya’da vuslat törenleri düzenleniyor. Neleri anlatmıyor ki gündem adına bu törenler? Üç günl&... Devamı

Okuma Alışkanlığımız

2013-12-04 20:30:00
Okuma Alışkanlığımız |  görsel 1

OKUMA ALIŞKANLIĞIMIZ Dinimizin ilk emri oku ile başlıyor. Okumaktan kasıt kâinatta ne varsa, Yaratıcı hesabına okumak yani tefekkür etmek amacıyla ilmini ziyadeleştirme ve o ilmiyle amel etmeyi amaçlıyor. Peki, oku, diye emreden bir dinin bağlıları olan bizler toplum olarak okumanın önemini tamamıyla idrak edebildik mi? Bu soruyu kendi kendime sorguladığımda “maalesef” diye hayıflanmaktan başka çare bulamıyorum. Gündelik hayatta okuma adına öyle fırsatlar var ki elimizde yeter ki değerlendirmesini bilelim. Bağda rençperin boş vaktini kitapla, dağda çobanın güttüğü sürüsünün yanında fırsat bulduğu zamanı kitapla, yolculukta, bir sohbet ortamında, birini ziyaret esnasında ne bileyim her hangi bir zaman diliminde kişinin kendini okuduğu satırlarda bulduğu bir Türkiye özlemi niye olmasın? Aynanın karşısında saatlerce süslenmekten zevk alanlar, acaba birazcık vaktini birkaç satırda olsa kitap okumaya ayırmaktan zevk alabiliyor mu? Dükkânında müşterisinden arta kalan zamanı değerlendirmesini iyi bilen esnafın kitaplarıyla haşir neşir olmasından daha büyük mutluluk ne olabilir? Bunlar hayal değil. Bunlar yaşanmış ama bizim okuma alışkanlığımız dumura uğramış olduğundan dimağımıza birazcık garip geliyor. Okuma deyince biz hep falanca yazarın romanını okuma olarak anlıyoruz. Elimizde bir dergi veya mecmua ya da kütüphaneden temin ettiğimiz hoşumuza giden herhangi bir kitabı alıp okumak ilmi ufkumuzu, düşünce dünyamızı öyle deruni aydınlatacaktır ki ufukta okuyan bir Türkiye görmek hayal olmayacaktır. Japonlara neden imreniriz bilmem? Kardeşim sende yap, sen de iste yürekten. Bediüzzaman hazretleri amelinizde rızayı ilahi olmalı diyor. Yani bir şey yapılacaksa Allah rızası için yapacağız. Kime ne istiyorsa muradını er veya ge&ccedi... Devamı

Tokat

2013-11-23 19:55:00
Tokat |  görsel 1

Tokat Tecrübeli öğretmen, dersini bitirip sınıftan ayrılırken, öğrencilerden birinin diğerine çelme takıp düşürdüğünü gördü. Düşen çocuk en sevdiği öğrencisiydi ve canı yandığı için ağlıyordu. Öğretmen onu yerden kaldırdıktan sonra, üstünü başını silip eve gönderdi. Ve öbür çocuğu kolundan yakalayarak, tamamen boşalan sınıfa soktu. Kendisi yirmi yıldır, aynı köy okulunda hizmet vermiş, o köyden bir kız almış; büyük şehirlere gitme şansı olduğu halde köyü terk etmemişti. Bu yüzden öğrenciler, onun öz evlâtları sayılırdı. Kendi çocukları gibi, onların da haylazlığına dayanamaz, bir hata gördüğü zaman sabredemezdi. Çelme takan çocuğa söylendikten sonra, suratına sert bir tokat patlattı. Ufaklığın vücudu, bu tokadın şiddetinden yaprak gibi savrulmuş, yeni çıkan dişlerinden fışkıran kanlar, öğretmenin üstüne sıçramıştı. Yaptıklarından sonra, öğretmen pişmanlık duymaya başlamıştı. Çünkü çocuk henüz birinci sınıftaydı. Üstelik de çok çelimsiz bir hâli vardı. Ama her şeye rağmen, bu tür haylazlara fazla yüz verilmezdi.                                     Öğretmen tam sınıftan ayrılırken, öğrencisi elini cebine daldırdı. Bu işte mutlaka bir terslik olmalıydı. En yakın arkadaşını düşüren bir yaramaz, kendisine bir çakıyla saldırabilir, hatta daha da ileri gidebilirdi. Ona karşı korunmaya hazırlanırken, küçük çocuk cebinden bir mendil çıkartıp:              &... Devamı